Author Archives: kitapokur

About kitapokur

kitapları da dostları kadar sever..

Adam Adem olunca..

Standard

 TRT Türk kanalı’nda tesadüfen bir program izledim ; bayıldım..

  hem Adem yani Adam’a ,

  hem programın içeriğine,

  hem esprili anlatım tarzına,

  hem de çekimlere…

Ademin Seyir Defteri  programın adı ..izledikten sonra merak edip araştırdım biraz..

Adam Isenberg, San Francisco eyaletinde doğup büyümüş dilbilim eğitimi almış bir Amerikalı. Türkçeyi mükemmel konuşuyordu az önce TV’de izlediğim bölümde.. Berkeley üniversitesinde bir Türk (istanbul’lu) öğrencisinin anlattıklarından etkilenip 2005 yılında bir seyahat firmasının ucuz uçak bileti ilanını görüp, fırsatı değerlendirip,  tek başına atlayıp Türkiye’ye geliyor ve tek kelime Türkçe bilmiyor o zamanlar. Döndükten birkaç ay sonra Barselona’da avukatlık bürosundaki işini bırakıp Türkçe kursuna katılmak üzere tekrar Türkiye’ye geliyor ve 4 sene boyunca Barselona-İstanbul hattında gidip geliyor.

Sonra nasıl olduysa artık,  TRT Türk‘te Ademin Seyir Defteri programını, yönetmen Senem Tüzen ve kameraman Can Barışcan eşliğinde hazırlayıp sunmaya başlıyor.  Anadolu’nun her bölgesine gidiyor, en uzak mesafenin(İstanbul’a göre) Hakkari-Şemdinli olduğunu söylüyor ve ekliyor;  “Türkiye’de hiçbir yer bir diğerine benzemiyor, gittiğim bir yeri diğer yer ile karşılaştırmaya çalışıyorum ama çok farklı..her yerin kendine göre karakteri var, çok az mesafe gitsen bile her şey değişiyor, karşılaştığım insanlar o kadar doğal ve içten ki”.  Sanırım en büyük ortak özellik bu olsa gerek Adem için  🙂

İzlediğim bölümde Adem, Altunsaray ilçesinde (Niğde) koyunlarını güden bir çobanla karşılaştı, sohbet başladı;

-nasıl ayırt ediyorsun kendi koyunlarını diğerlerinden? karıştırmıyor musun?

-yok karışmaz, bak boyalı bunlar, herkesin boyası ayrı, bizimkiler bu renk bak..

– peki nasıl çağırıyorsun yanına? ne deyince gelip gidiyorlar ?

-oooheağaağaaa  oğheğaağa brüsttttt bürüüsssttt oğğğğğğ dersin bak böyle işte (bağırıyor çoban)

-ben de yapabilir miyim?

-hee yap tabii

-oooheağaağaaa  oğheğaağa brüsttttt bürüüsssttt oğğğğğğ … gelmiyor bunlar ama? neden?

-heee gelmezler tabii

-aksanım farklı tabii, bu yüzden gelmiyorlar di mi??

bu noktada koptum ben.. 🙂

Bizim çoban ile Adem eşyaları takas etmiş; Adem’in kafasında çobanın yün takkesi, elinde de değneği..çobanın sırtında ise Adem’in sırt çantası; ikisi de koyun sürüsünün içinde koşturuyorlar ki sürü toparlanıp yola koyulsun …

Adem şu sözlerle tamamlıyor deneyimini-çobanla eşyalarını tekrar takas ettikten, sırt çantasını omuzuna takıp değnekle takkeyi çobana verirken- “1000 tane koyunu yola getirip yola koymanın ne kadar zor olduğunu şu an anlamış bulunmaktayım” ..

Adem çok sempatik, sarışın mavi gözlü gençbir adam..ve çizdiği çerçeve ile içine koydukları da bir o kadar sempatik..

Program arsiv miydi yoksa sezon içi program mıydı? bilemedim ama her pazar bir göz atacağım şayet unutmazsam ve evde olursam..

Teşekkürler Adam yani Adem ..

bizim büyük çaresizliğimiz

Standard

okuyacak o kadar çok yazar, okunacak o kadar çok kitap var ki…

Barış Bıçakçı yeni nesil yazarlarımızdan .henüz hiçbir kitabını okuma fırsatı bulamadım. ama ilk okuyacağım kitabı ” bizim büyük çaresizliğimiz” olacak; alışveriş sepetime eklendi..

sevilen, tutulan eserlerin beyazperdeye aktarılması hoş; en azından okumaya üşenenler için büyük nimet..ancak tabidir ki filmin uyarlandığı eser kadar etkileyici olması zor. neticede koca kitabı bir-birbuçuksaate sığdırmak zorundalar..özellikle yazarın dili, yazım tarzı sizi kendine çekiyorsa aynı etkiyi beyazperdede yönetmenin gözünden yakalamak zor elbette..

barış bıçakçı’yı aynı adlı romanından beyazperdeye çekilen filmi izleyerek tanıdım ben..seyfi teoman’ın yönetiminde ilker aksum ve m.ali nuroğlu başrollerde…oyuncular o kadar içten ki; a’dan z’ye..tüm karakterlere kanım ısındı, sıcacıktılar..özellikle de ender ve çetin’in dostluğu..ütopik, masalsı, şiirsi bir dostluk..sahi günümüzde var mı, kaldı mı böyle dostluklar?. dostluklarının gücünü devirdikleri senelerle ölçerek gururlanan kaç ikili vardır ki, böyle bir hikayede birbirine düşmeden kolkola vererek hayatı paylaşmaya devam edebilecek? insanüstü bir güç ve yürek ister sanırım bunu gerçekleştirmek..hal böyle iken çetin ile ender’in sımsıcak, içten, yapmacıksız dostluklarına kendimizi kaptırıp o birbuçuk saatin nasıl geçtiğini anlayamadan filmin sonuna geldiğimizde istemeden filmin adına takıldım kaldım; “bizim büyük çaresizliğimiz” hani? ortada çaresizlik falan göremedik ki.. 

o yüzden kitabı okunacaklar listesine aldım..

merak; inci gibi dişler bizim İskender’i ısıracak mı?

Standard

Arka Kapak’tan:

‘İnci Gibi Dişler’in 80 sayfalık müsveddesini götürüp yayınevinden 250.000 pound avans alan Zadie Smith, kitap piyasaya çıktığı andan itibaren hem İngiltere’de hem dünyada çok büyük sükse yapmış ve hemen hemen bütün ödüllerde adını bir fırtına gibi estirmiş. Öyle ki dünyaca ünlü Guardian gazetesinin bu yıl ilk defa verdiği ödülü kazandığında da, jüride bulunan ünlü romancı Julian Barnes, düşüncelerini şu sözlerle ifade etmiş; “Bir romancı olarak içim kıskançlık ateşiyle kavruluyor.” Peki, ne anlatıyormuş bu gencecik, yarı-Jamaikalı kız: Her türlü aşırılığın revaçta olduğu Londra’nın kenar semtlerinden birinde, farklı renklerin, farklı dinlerin ve farklı kuşakların, Jones’lar, İkbal’ler ve Chalfen’ler gibi üç renkli ailenin, çoluk çocuk birbirinden matrak hikayeleri etrafında, göçmenlerin, geleneklerin, İngiliz orta sınıf ailesinin ve alt-kültürlerin ağzına kadar dolu bir cümbüş sürahisine daldırıp daldırıp çıkarılan bir parodisini… İddia edildiğine göre, milenyumun ilk parlak edebiyat yıldızı olan Zadie’nin İnci Gibi Dişler’ini ya her gün bir öğün yirmi sayfa eğlence ve keyif şöleni olarak yuvarlayıp bir aylık bir rüyaya yattığımızda, ya da işimizden üç gün izin alarak bir defada oturup gözlerimiz kan çanağına dönene kadar yutarak bitirdiğimizde, kesinlikle tadı damağımızda kalacak ve “keşke daha çok sayfa, daha çok olsaydı…” diye söylenecekmişiz. İnci Gibi Dişler, uçuk bir kızdan delice ironilerle dolu çılgınca bir romanmış.

Zadie Smith’in ilk ve büyük yankı uyandıran romanı. 2000 yılı The Guardian Çkış Romanı Ödülü, Whitbread Ödülü ve Yılın En İyi Yazarı Orange Ödülü Finalistiymiş..

Çevirmen: Mefkure Bayatlı

Sayfa Sayısı: 550
Baskı Yılı: 2008
Dili: Türkçe
Yayınevi: Everest Yayınları

Elif Şafak’ın “İskender” romanını yazarken Zadie Smith’in “İnci Gibi Dişler” romanını şablon aldığı iddiası üzerine başlayan tartışmaya son noktayı yine okuyucu koyacak. elbette ilgi ve merak duyuyorsa; her iki kitabı da edinerek ve okuyarak. okuyucunun edindiği izlenim, iddiayı ortaya atanları doğrulayacak ya da yalanlayacak olsa dahi her iki kitabın satış rakamlarını etkileyeceği de aşikar.

Elif Şafak daha önceki eserleriyle zaten belirli bir okuyucu kitlesine ulaşmış bir yazar, reklama ihtiyacı yok ancak bu iddiların, Zadie Smith’in Türk okuyucusu tarafından tanınmasına katkıda bulunması ya da vesile olması kaçınılmaz.

sen dünyaya gelmeden

Standard

Margaret Mazzantini ile tanışmam birkaç yaz önce oldu. dilimize çevrilmiş ilk kitabı olan “Sakın Kımıldama” ‘yı bitirdiğimde Mazzantini gerek yazım diliyle gerekse roman kahramanlarıyla (özellikle de Italia) derinden etkilemişti beni. bendeki baskısı 2005 yılına ait; Şemsa Gezgin öyle akışkan bir dil ile çevirmiş ki. 

“Sen Dünyaya Gelmeden” Mazzantini’nin bu yıl piyasaya çıkan ikinci kitabı daha doğrusu dilimize çevrilen ancak dünya baskısında da son çıkan kitabı. bu kez Meryem Mine Çilingioğlu çevirmiş ancak başlarda okurken zorlandığımı itiraf edeyim çünkü dil akıp gitmiyordu ancak kitabın ortalarına geldiğimde olayların içinde öylesine kaybolmuştum ki dil de kendiliğinden akıcılık kazandı sanki.

kitabı bitirdiğimde kalpten bir teşekkür gönderdim yazara. her karaktere nasıl böylesine  ayrı ayrı sahici bir kimlik kazandırılır, bu kadar yapmacıksız, zorlamadan, abartmadan ,duygu sömürüsü yapmadan olaylar karakterleriyle yoğrularak, okuyucu kitabın başından son sayfasına kadar merak içinde, gözyaşlarıyla peşinden sürüklenebilir ki?   

kitabın baş kadın kahramanı Gemma, sıradan bir günün sabahında, uzaklardan yıllar sonra -tam 16 yıl-  bir telefonla gelen daveti kabul etmek zorunda kaldığı anda, o güne kadar doğru bildiği yanlışların artık itiraf zamanının geldiğini ve bu amaçla planlanan bir davete evet dediğini bilmiyordu. okuyucu da bilmiyordu, nerden bilebilir di ki..roman artık bu noktadan sonra Gemma’nın zaman içinde geçmişe ve günümüze yaptığı yolculuklarla devam ediyor.  

Olaylar Milano’lu Gemma’nın 1993 kışında doktora teziyle ilgili olarak Bosnalı bir yazar hakkında inceleme yapmak üzere Saraybosna’ya gelişi ve kendisine tercümanlık yapmak üzere anlaştığı Bosna’lı şair Goyko ile tanışması ile başlıyor. yukarıda telefonla Gemma’yı yıllar sonra Saraybosna’ya davet eden de Goyko, çünkü Gemma’nın bilmesini istediği gerçekler var. eğer bu romanın filmi çekilseydı Goyko tahmin ederim ki en iyi yardımcı oyuncu oscarına aday gösterilirdi..

Gemma o 93 kışında, doktora çalışması için gittiği Bosna’dan dönmesine çok az zaman kala Goyko’nun arkadaşı Diego ile tanışıyor. Diego Cenovalı bir gezgin, fotoğrafçı. ve böylece romanın ana karakterleri tamamlanmış oluyor. Gemma -Diego ilişkisi yüreğinizi öyle bir esir alıyor ki tahmin ediyorum kitap sona erdiğinde bu esaretin izleri uzun bir süre daha devam edecek. Bir de Aska var;  Boşnak müslüman,  delişmen bir kız, orkestrada Trompet çalıyor ve en büyük hayali avrupada bir müzik okulu açmak, Kurt Cobain seviyor, onun t-shirtlerini giyiyor. belki de bu romanda en büyük acıyı o yaşayacak ama henüz bunu bilmiyor.

romanda geçen 300 sayfalık  zaman diliminde Aska henüz yok ortalarda. onunla tanışmamızın hemen sonrasında Hırvat-Sırp savaşı patlak veriyor ve siz kendinizi bir anda, ne olduğunuzu anlamadan ve yüreğiniz Gemma ve Diego’ya burulduğundan çok daha fazlasıyla perişan, kendinizi o dramın içinde buluyorsunuz, tıpkı Aska gibi, tıpkı Diego gibi, tıpkı Velida gibi ve artık romanın sonuna nasıl geldiğinizi anlayamayacak kadar olayların içindesiniz..sona ulaşıldığında hıncınız, önyargılarınız, nefretiniz, hayal kırıklıklarınız,  yüreğinizde açılan koca bir boşlukla yer değiştiriyor adeta.

ve en masumları Pietroy’du. kendisiyle ilgili gerçeklerden haberi olmayan ve belki de ömrünün sonuna kadar da olmayacak olan.  

Diego’yu ve Diego’nun Gemma’ya olan aşkını, Aska ile olan vicdani hesaplaşmasını unutmak zor.

Mazzantini yazar bir baba ve ressam bir annenin kızı olarak İrlanda’da dünyaya gelmiş. Aslında O bir sinema-tiyatro oyuncusu güzel bir kadın. 1987’de oyuncu ve yönetmen Sergio Castellitto ile evlenmiş ve hala Roma’da 4 çocuğu ile birlikte yaşıyor. ancak Mazzantini oyunculuğu ile değil yazdığı romanlarıyla tanınmış, ünlenmiş.

dilerim diğer romanları da İtalyanca’dan dilimize çok geçmeden çevrilir ve okuyucusuyla buluşur.

sevgiyle….

eleştir-me

Standard

beğenerek okuduğum yazarın son kitabı hakkında yazılmış eleştirel yazının ilk önce başlığı dikkatimi çekti, sonuna kadar okudum yazıyı.

izlediğim kadarıyla, son günlerde zaten bu kitap ve yazarı eleştiri oklarından fazlaca nasibini alıyordu . ama sanırım yazarın buna pek de aldırış ettiği yoktu ki bu kanıya onunla tv.de yapılan ve son romanını konu alan bir röportajı izlediğimde varmıştım.

öyle ya da böyle, yazan-çizen biriyseniz ortaya bir ürün koyduğunuzda beğenler olduğu gibi beğenmeyenler de olacaktır. beni rahatsız eden, üzen hatta öfkelendiren kullanılan üslup eleştirinin düzeysizliği ve dahi haddini aşıyor olması.   

eleştiriyi kaleme alan kişi bu kitabı son sayfasına kadar okumuş mudur ? bence hayır. ama zaten kitabı eleştirmemiş ki..öncelikle kitabın yazarıyla röportaj yapmış olan ve köşesinde yıllardır yazmaya devam eden gazeteciyi ve onun kitapla ve yazarıyla ilgili duygu ve düşüncelerini bombardıma tutmuş sonrasında da yazara geçerek veryansın etmiş. yazısını tahammül göstererek sonuna kadar okudum, öyle seviyesiz ki kullanılan kelimeler ve cümleler, ben utandım..

tabi ki hepimiz beğenmediğimiz şeyleri dile getirme hakkına sahibiz-şu an benim yapmakta olduğum gibi-ancak ve üstelik bu sizin işiniz ise ve halka açık bir alanda bunları yazmanız için birileri sizi görevlendirmişse ve bu işten ekmeğinizi çıkartmak adına onu bunu şunu eleştirmekle yükümlüyseniz eleştiri dilinizin de bir adabı olmalı, kişiye ya da eylemlerine duyulan içsel nefreti aşağılayarak, işi hakarete vardırarak, haddimizi aşarak, kusar! gibi yazma hakkına da sahip değiliz, olmamalıyız ki kanunlarımızda bile bunu ihlal edenler ve mağdurları için yasal yaptırımlar var. 

belki o kişilere ya da eylemlerine az önce dediğim gibi içsel nefretiniz olmayabilir de. sizin tarzınız budur.! ancak yazınız sona erdiğinde okuyucuda kalan izlenim de ne yazık ki budur! 

üslup önemli bir eleştiri yazarı için..çünkü kalem, hedefinden sapıp  bumerang gibi dönerek sahibini vuruyor olabilir.

iyi cumartesiler..